Edebî Sanatlar
(Söz Sanatları)
Bir edebi eserde en önemli ve üzerinde en çok durulması lazım gelen şey, üsluptur. Bir şairi üslubuyla tanımak, onu külliyen tanımakla eşdeğerdir. Zira, eskilerin tabiriyle üslûb-I beyan, ayniyle insandır. Sanatçının yaşadığı hadiseleri, bunların ruhunda bıraktığı izleri, hissiyatındaki derinlikleri, fikirlerini, onun için öncelikli şahsiyetleri, bu şahsiyetlerin hayatındaki yerini tespit etmek istiyorsak, sadece hayatına değil, bunların, şiirindeki aksülamellerine bakmalıyız. (Ayşe Çevirici, İstanbul-2006)
Klâsik şiirimizde şair, çoğu zaman duygularını yansıtabilmek için edebî sanatların sihirli dünyasına başvurur. Okuyucuya iletmek istediği mesaj veya herhangi bir duygu bu edebî sanatların yardımı ile açıklığa kavuşur. Bu sanatların yanında divan şiirini icra eden şairlerimiz duygu yüklü hayallerini sunabilmek için mazmun arayışına girmişler, yeni yeni motif ve imgeleri eserlerinde kullanmışlardır. Dolayısıyla divan şairi duygu ve hayal dünyasını yansıtabilmek için söz konusu malzemeleri vasıta hâline getirmişlerdir. (İsmail Yıldırım, Sosyal Bilimler Dergisi, 2015)
SÖZ SANATLARI
Teşbih (Benzetme)
• Aralarında benzerlik ilgisi kurulan varlık veya kavramlardan nitelikçe zayıf olanın, kuvvetli olana benzetilerek anlatılmasıdır. "İnsan aklı, söz sanatları yapmaya belki de benzetme (simile) ile başlamıştır. Bu görüşten hareketle söz sanatları olağan biçimlerin sapması olarak varsayılırsa, bu sapmalara öncelemelerin yol açtığı ortaya çıkmaktadır. Yazın yapıtlarında bol oranda betimleme ve tanımlama bulunduğundan yazarlar, betimlemelerinde bir şeyi bir başka şeye benzetmeyle işe başlarlar" (Özünlü 2001:105).
• Edebi sanatlarımız içinde şairlerimiz tarafından diğerlerine göre daha çok kabul görmüştür. Sanatkarlar, bir varlık, bir durum veya bir güzellik karşısında duyduğu heyecanı anlatırken, daha etkili olma düşüncesiyle teşbihi kullanmıştır. Bu yönüyle eski ve yeni edebiyat dönemlerinin tamamında teşbihe rastlanır.
Benzetmenin asıl unsurları şunlardır:
• Müşebbeh (Benzeyen): Birbirine benzetilen unsurlardan nitelikçe güçsüz olanıdır.
• Müşebbehü'n-bih (Kendisine Benzetilen-Benzetmelik): Birbirine benzetilen unsurlardan nitelikçe zayıf olanıdır.
Benzetmenin yardımcı unsurları şunlardır:
• Vech-i Sebeh (Benzetme Yönü): Birbirine benzetilenler arasındaki ortak ilgi ve benzeyiştir. Bu ilgi; akli, hissi, hayali ve vehmi olabilir. Bir benzetmede, benzetme yönü, bir veya birden fazla olabilir. Benzeyen ile benzetilen arasındaki ilgi bir yönden ise "müfred", birkaç benzetme yönü anlamca birbirine bağlıysa "mürekkeb", bağımsız anlamlar taşıyorlar ise "müteaddit" denilir.
Hac yollarında meş'ale-i karbân gibi
Erbâb-ı ask içinde nümâyânsın ey gönül. (Nedim)
Bu beyitte, gönül, hac yolunda ilerleyen kervanın meşalesine benziyor. Benzetmenin yönü, parlaklıktır (nümayan).
• Vâsıta-i Teşbih (Edat-i Teşbih-Benzetme Edatı): Benzetme sağlanırken kullanılan edattır. En çok kullanılan "gibi" edatıdır; ancak bundan başka da eski ve yeni edebiyat dönemlerinde tercih edilmiş farklı benzetme edatları vardır: sanki, kimi, güya, misal, misl, tıpkı, adeta, çün, nitekim, guya, manend... Çoğu Farsça kökenli -veş, -âsâ, -var, -tek, -sıfat, -misal son ekleri; dönmek, benzemek, andırmak gibi mastarlar Türkçemizde -casına, -cileyin, -leyin ekleri de bu görevi görür.
Kalb-i aşık gibi viran ettiler meyhaneyi
(Sani)
Bu dizelerde, meyhaneyi aşığın kalbine benzetirken "gibi" edatının kullanıldığını görüyoruz.
Bir garib öldü diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
(Yunus Emre)
• Benzetme ögelerinden birinin veya birkaçının kullanılıp kullanılmamasına göre beş türlü benzetme vardır:
• Teşbih-i Mufassal (Ayrıntılı benzetme): Teşbihin dört ögesi de bulunur.
Bir çocuk ruhu kadar şimdi münevver, lekesiz Uyuyor mai deniz
(Tevfik Fikret)
Benzeyen: mai deniz
Benzetilen: çocuk ruhu
Benzetme edatı: kadar
Benzetme yönü: münevver, lekesiz
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri
(F. Nafiz Çamlıbel)
Benzeyen: hisler
Benzetilen: sel
Benzetme yönü: coşmak
Benzetme edatı: gibi
• Teşbih-i Müekked (Pekiştirilmiş Benzetme): Benzetme edatı yoktur. Teşbihin diğer ögeleri bulunabilir.
Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşr eyliyordu ortalığa
"Balıkçılar" şiirinde yer alan bu dizelerde Tevfik Fikret, denizi hırçınlık yönüyle bir kadına benzetiyor; ancak benzetme edatı kullanmıyor.
Mayıs, bir kızdır; sâf u dilber, şûh u sevdakâr
(Âveng-i Şühûr, T. Fikret)
Teşbih-i Mücmel (Kısaltımış Benzetme): Benzeyen, kendisine benzetilen ve benzetme edatı söylenir, benzetmenin yönü belirtilmez.
Çölün samût u mukassî leyâl-i târında
Esen reyâh ona enfâs-ı kudsiyân gibidir.
(Tevfik Fikret)
Benzeyen: rüzgâr
Benzetilen: enfas-ı kudsiyân
Benzetme Edatı: gibi
Tesbih-i Belig: Sadece benzeyen ve benzetilenle yapılır. Teşbihin, en makbul seklidir.
Hâl kâfir, zülf kâfir, çesm kâfir el aman
Ser-be-ser iklî-i hüsnün kâfiristân oldu hep
(Nedim)
Benzeyenler: hâl, zülf, çesm
Benzetilen: kâfir
Gökyüzü bir sonsuz rüya denizi
Besleyen onlardır düşlerimizi
Her aksam pesinde götürür bizi,
Asarken dağları bir bir bulutlar
Bu dizelerde şair Ahmet Muhip Dıranas'ın gökyüzünü sonsuz bir rüya denizine benzettiğini görüyoruz. Bunu yaparken sadece benzeyen ve benzetileni kullanmıştır.
Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi
Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi
(Namık Kemal)
Benzeyen: ten
Benzetilen: kafes
Tesbih-i Temsiliye (Yaygın Benzetme): Benzeyen ile benzetilen arısındaki ortak özellikler sıralanır. Önce ortak nitelikler sıralanır, en son temel benzetme açıklanır. Benzetme yönü, ayrıştırılamayacak şekilde birden fazla unsurdan meydana gelir ve yoruma bağlıdır.
Tevfik Fikret'in Haluk'un Vedâ'i siirindeki, Osmanlı'yı bir çınara benzettiği bölüm, bunun örneğidir.
Hani bir gün seninle Topkapı'dan
Geliyorduk; yol üstü bir meydân
Bir çınar gördük; enli, boylu, vakûr
Bir ağaç, hiç eğilmemiş, magrûr
Koca bir gövde, belki altı asır,
.................................................
Söyle ey muzdarip vatan bildir:
Çektiğin hangi kanlı seyyiedir?
Tevfik Fikret, başlangıçta bir çınardan bahsediyor, onun hususiyetlerini sıralıyor. En sonunda, "çınar" sözüyle kastettiğinin, ıstıraplar içindeki "vatan" olduğunu söylüyor.
Namık Kemal'in "Vaveyla" şiirindeki perişan halde ağlayıp feryat eden kadının aslında vatan olduğunu şiirin sonunda anlıyoruz.
Örnekler:
Hac yollarında meşâle-i kârbân gibi
Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın gönül
(Nedîm)
Beyitte, gönül meşaleye benzetilmiştir. "Nümâyân" benzetme yönü, "gibi" benzetme edatıdır.
.
Dagda sahin bakisli bir duhter
Gezer âhu gibitevahhus ile
(Nef'î)
Bu misralarda kizin gözleri, sahin gözüne; ürkek ürkek dolasmasi da ahunun dolasmasinabenziyor. Bu birinci mısradakiki "duhter" müsebbehtir. "ahu" ve "sahin" benzetmelik (kendisine benzetilen) unsurdur.
.
Miyânın rişte-i cân mı gümüş âyîne mi sînen
Binâgûşunla mengûşun gül ile jâledir gûyâ
(Bâkî)
(Belin can ipliği mi, göğsün gümüşten yapılmış ayna mı? Kulağınla küpen sanki gül ile çiğ tanesidir.)
Bâki, güzelin belini ipliğe, göğsünü aynaya benzetirken teşbihin sadece iki unsuru olan benzeyen ve benzetileni kullanmıştır. Güzelin kulağını güle, küpesini de çiğ tanesine benzetmiştir. Benzetme yönünü kullanmamış, benzetme edatı olarak "gûya" kelimesini kullanmış ve mücmel teşbih yapmıştır.
.
Gam günü etme dil-i bîmârdan tîgın dirîğ
Hayrdur vermek karanu gecede bîmâra su
(Fuzûlî)
(Gamlı günümde hasta kalbimden kılıcını esirgeme. Karanlık gecede hastaya su vermek gibi hayırlı bir iştir.)
Şair burada gam gününü karanlığa, kalbini hastaya, sevgilinin cefa kılıcını da "abdar" olması nedeniyle suya benzetiyor.
Yüz-Aynacı dükkânı: Sevgilinin yüzü malum olduğu üzere aynaya benzetilir. Aşağıdaki beyitte ise sevgilinin yüzüne düşen saçı kıvrımlarının her biri arasından görünen yüzün parçaları, ayrı ayrı aynalar olarak tasavvur edilmiş, bu yüzden yüz, aynacı dükkânına benzetilmiştir.
Halka halka saçı Emrî yüzi üzre gelicek
Döner âyîneci dükkânına rûy-ı cânân
(G 379.5)
.
Yüz-Şems-i Tebrîzî: Aşağıdaki beyitte âşığın sevgilinin güneş gibi aydınlık yüzü karşısındaki pervasız aklı, müderris olduğu için “Molla” lakabıyla anılan Hz. Mevlana’nın Şems-i Tebrîz (Tebriz güneşi) karşısındaki durumuna benzetilmiştir. (Bu örnekte hem benzetme hem de telmih bulunmaktadır)
Mihr-i ruhsâr ile hâl-i ‘akl-ı bî-pervâyı gör
Şems-i Tebrîz ile ya‘nî hâlet-i Monlâyı gör
(M 106)
.
Aşağıdaki beyitte ağız mim, burun elif ve yanak he harfine benzediği için bu üçünün beraber “mâh” kelimesini oluşturdukları söylenmektedir. Burun-elif, ağız-mim benzetmeleri yaygın olmakla beraber yanağın he harfine benzetilmesi orijinaldir.
Bînün elif-durur dehenün mîm ü hâ ruhun
Nûr âyeti hakıyçün o ruhsâr mâhdur
(G 83.3)
.
Aşağıdaki beyitte şarap kızıl bir dudu kuşuna, kadeh onun al ayağına, sâkînin parmakları ise bu kuşun gümüşten kolu kanadına benzetilmektedir.
Mey kızıl tûtî anun sâgar-ı la‘l al ayagı
Ana barmaklarun ey sâkî gümişden per ü bâl
(G 303.4)
.
Hâre, sof gibi dalgalı bir nevi kumaştır. Aşağıdaki beyitte sevgilinin yanağını hat bürümesi, bir güzelin yeşil hâre giyinmesine benzetilmektedir.
Dime kim haddinde dil-dârun hat-ı hadrâ-durur
Şâhid-i ruhsârı geymiş bir yeşil hârâ-durur
(G 124.1)
.
• Taş gibi gümüş saçları dalgalanıyor rüzgârda.
Bu örnekte Taş, kendisine benzetilen; gibi, benzetme edatı; gümüş, benzetme yönü; saçları, benzeyendir.
• Gümüş saçları dalgalanıyor.
Bu örnekte benzetme edatı ve benzetme yönü olmadığı için, "Güzel benzetme" örneğidir.
Mezheb-i Kelâmî (Temsilî teşbîhtir)
Bu ifade biçiminde önce ispatı yapılmamış, tartışılabilir nitelikte bir düşünce ileri sürülür, sonra da bu düşünceyi desteklemek ya da önermenin doğruluğunu ispat amacıyla kanıt niteliğinde bir örnek verilir.
Mezheb-i kelâmîde ileri sürülen düşünce müşebbeh, bu düşünceyi desteklemek üzere verilen örnek ya da kanıt da müşebbehün bihtir.
Örnek:
Câfer nice ola diri alemde kim sen dilberi
Görse sevincinden ölür görmese hicrân öldürür (Câfer Çelebi)
İstiare (Eğretileme)
• Benzetmenin asıl unsurları olan benzeyen ya da kendisine benzetilenden sadece birinin kullanılmasıdır.
Açık İstiare
• Benzetme unsurlarından kendisine benzetilenden sadece birinin kullanılmasıdır.
Açık İstiare Örnekleri:
Aceb ne bezmde şeb-zindedâr-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde bûy-ı hâb kokar
(Nedîm)
[Acaba, hangi dost meclisinde sabaha kadar sohbet ettin? Nergis(e benzeyen mahmur, sarhoş gözün)den hâlâ uyku kokusu geliyor.]
Burada "nergis" sözcüğü ile "göz" kastedilmiştir. Benzetilen (göz) söylenmemiş, kendisine benzetilen unsur olan "nergis" doğrudan göz anlamında kullanılmıştır. Beyitte geçen "kokar" sözcüğüyle de nergisin asıl an-lamı arasında ilişki vardır.
Bizimle bir nefes insanlık eyle soruşalım
Gel ey perf nicesin hoş musun safâca mısın
(Ahmed Paşa)
Ne arslanlar yaturmışdur bu sâkî
Ne ejdehâlar olmışdur ana râm
(Şeyyâd Hamza)
Şu beyitte Ahmet Paşa’nın, altından iplik manasında sarf ettiği “rişte-i zerrîn” Farsça sıfat tamlaması, güneş ışıkları; “derzî-i subh” isim tamlaması ise güneş yerine kullanılmıştır:
Seherde rişte-i zerrînle dikdi derzî-i subh
Kenâr-ı hargeh-i sebzün içün katîfe-i âl
(APD, şn 23/42, s. 68)
Kapalı İstiare
• Benzetme unsurlarından benzeyenin verilerek kendisine benzeyenin söylenmemesi.
• Ne tez yaprak döktün ömrüm.
Bu örnekte görüldüğü gibi ömür, bir ağaca benzetilmiş ancak ağaç söylenmemiş.
Kapalı İstiare (İstiare-i Mekniyye) Örnekleri:
Eşcâr-ı bağ hırka-i tecride girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
(Bâkî)
(Bahçenin ağaçları tecrit hırkasına girdiler, tüm varlıklardan sıyrıldılar; sonbahar rüzgârı, çimenlikte, bahçede çınardan el aldı.)
Bu beyitte sonbaharda yapraklarını döken ağaçlar, dünya varlıklarından uzaklaşan mutasavvıflara benzetilmiştir. Benzetilen öge olan "ağaç" belirtilmiş ancak kendisine benzetilen öge olan "mutasavvıf" söylenmemiştir.
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol
Rıhtımda kalanlar bu seyahattan elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli
Biçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden
(Yahya Kemal Beyatlı)
Yahya Kemal Beyatlı, bu çok beğenilen şiirinde "gemi"yi kendisine benzetilen, "ruh"u ise benzeyen olarak kullanmış ve temsili istiâre yapmıştır. Şiirde benzetme unsurlarından yalnızca "kendisine benzetilen"e yer verilmiştir. Bir geminin limandan kalkması, rıhtımda kalan elemli insanların günlerce nemli gözlerle gideni beklemesi ama onun dönmemesi bir insanın son yolculuğuna uğurlanması olarak düşünülmelidir.
Teşhis (Kişileştirme)
• İnsan dışındaki canlı, cansız varlıkları, soyut duygu ve düşünceleri, insan kişiliğinde göstermeye "teşhis (kişileştirme)", bu varlıkları konuşturmaya "intak" denir. İstiarenin pek müessir bir şekl-i mahsusu kabul edilir. Her intakta teşhis vardır; fakat her teşhiste intak yoktur. Hint edebiyatında "Kelile ve Dimne" adlı eserdeki örnekler, teşhis ve intakın çok eskiden beri var olduklarını gösterir.
Örnekler:
Edebiyatımızda tamamı teşhis ve intaktan oluşan şiirler vardır. En karakteristik örneği Şeyhi'nin "Harami"sidir. Aşağıya bir örneğini aldığımız bu manzum hikayede, bir merkebin kendini unutup başka biri olma çabası sonucu düştüğü hallerin kendi dilinden nazmedildiğini görüyoruz.
Batıl isteyü haktan ayrıldım.
Boynuz umdum kulaktan ayrıldım
(Harnâme'den)
.
Câm-ı şarâbı içmez elinde tutar durur.
Iskın meyinden oldu meger bî-mecâl gül.
(Baki)
Beyitte, "gül", güçsüz düsen bir güzele benzetilip ona kişilik kazandırılarak teşhis sanatı yapılmıştır.
.
Serpilip yatmış çemende subh-demol nev-nihâI
Sünbül ü gül resk edip yanmisruhu gîsûsuna.
(Tevfik Fikret )
.
Her hande-i naz goncelerden
Der ki "Eski gam ü melâl nerede?"
(Tevfik Fikret)
.
Değirmenin ona, "Dön, dön" diyor yavaşça sesi
(Tevfik Fikret)
.
Hârdur tahrik-i bâd ile libasın çâk eden
Yoktur ey hâce güle hergiz ziyanı bülbülün
(Zâti)
(Elbisesini rüzgârın tahrikiyle yırtan dikendir, ey hoca!
Bülbülün güle asla zararı yoktur.)
Burada gül, bülbül ve diken kişileştirilmiştir.
.
Söğüt giz fısıldar, sayıklar meşe
Ayık düş görür her bucak, her köşe
Mevcut örnekte görüldüğü üzere Söğüt ağacının fısıldaması insana benzetilmiştir. Çünkü fısıldamak insana ait bir özelliktir. Ancak örnekte tabiata mal edilmiştir.
.
Câm-ı şarabı içmez elinde tutar durur
Aşkın meyinden oldu meğer bî-mecâl gül
(Bâkî)
bî-mecâl: mecalsiz
İntak (Konuşturma)
• Kişileştirilen varlık veya kavramın konuşturulması sanatıdır.
• Unutulmamalıdır ki, intak sanatının olduğu her yerde teşhis sanatı da vardır.
Örnekler:
Uğrayu geldi pir eşek nâ-gâh
Sordu halini kıldı derd ile âh
Yirmürü inleyü dedi ey pir
Har-ı rûbah gibi pür-tezvir
Bâtıl isteyü haktan ayrıldım
Boynuz umdum kulaktan ayrıldım
(Har-nâme'den - Şeyhî)
.
Der kopardılar kamışlıktan beni
Nâlişim zâr eyledi merd ü zeni
Şerha şerha eylesin bağrım firâk
Eyleyim tâ şerh-i derd-i iştiyâk
(Mesnevî Tercümesi'nden - Nahifi)
.
Küçük bir çeşmeyim yurdumun
Unutulmuş bir dağında
Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi çeşmenin bir insan gibi konuşması bir intak örneğidir.
Tenasüp
• Aralarında anlam bakımından tezad dışında bir ilişki bulunan iki veya daha çok sözcüğü bir arada kullanmaktır.
• Örneğin, "hasta, hekim, dermân, ilaç" sözcüklerinin aynı cümle, mısra ya da beyitte yer almasıdır.
• Tenâsüb sanatına "müraat-ı nazîr; cemiyet, telfik, tevfik, itilaf, muvahat" adı da verilir.
Örnekler:
Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken
Bir uzak yıldıza benzerdi güneş sen varken
(Faruk Nafiz)
Bu dizelerde gökyüzü ile ilgili kavramlar ve bunların parlaklığı ile tenâsüb yapılmıştır.
.
Gâh sâkîsi gehî sågarı geh badesi yok
Görmedim meclis-i maksûdu' tamâm âmâde
(Nâbî)
Sâgar: Kadeh
Maksûd: İstek
Âmâde: Hazır
.
Hâk-i kûyun var iken cennet anılmak sanemâ
Şuna benzer ki teyemmüm ideler su olıcak
(Necâtî)
Hâk: Toprak
Kûy: Sevgilinin bulunduğu yer. Köy, sokak
Sanem: Put, güzel kimse.
Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması)
• Türkçede mecazlar, benzerlik ilgisi mihenk alınarak tasnif edilmiştir. Benzerlik ilgisi dolayısıyla sözcüklerin yeni anlam kazanmaları “istiare” (eğretileme) başlığı altında değerlendirilirken, benzerlik dışında bir ilgi dolayısıyla kazanılan yeni anlamlar ise mecaz-ı mürsel olarak nitelenmiştir. Mürsel mecaz anlamın ortaya çıkmasında birçok anlam ilişkisi tespit edilmiştir. Ancak bunlar, canlı bir varlık olan dilde o ana kadar tespit edilebilen ilişkilerden ibarettir. Üzerinde durulduğu takdirde mecaz ilgilerine yeni başlıklar eklemek mümkündür. Örneğin, kaynaklarda yer almayan, ancak örneklerini görebildiğimiz bir “ses” ilgisinden bahsedebiliriz. Günlük dilde ve edebi eserlerde bir objeyi ya da eylemi, çıkarmış olduğu ses ile isimlendirmemiz bu türden bir mecaz oluşturabilir. Mesela, bir anne çocuğuna köpekleri kastederek; “havhavları gördün mü?” dediğinde hayvanın çıkardığı ses ile onu isimlendirmiş olur. Diğer hayvanlar da bu tür kullanımlarda çıkarmış oldukları seslerle isimlendirilebilirler. Reklâm filmlerinde “hüpletmek” kelimesinin “bir sıvının içilmesi esnasında çıkan sesten hareketle “içmek” anlamını taşıyarak kullanıldığına tanık olunabilir. Divan şiirinde de benzeri tasarrufların olması bu ilginin yaygınlığına işaret eder. Bu sanat, bir sözün benzetme amacı güdülmeden, başka bir sözün yerine kullanılmasıdır.
Kaynakça: (Şenödeyici, Özer, Türk Dilinde Mecaz-ı Mürsel, DergiPark, 2005)
Parça-Bütün İlişkisi:
Marmara'da her yelken / uçar gibi neşeli
Yer-İnsan İlişkisi:
Bir ana bir vatan ağlar
Sanatçı-Eser İlişkisi:
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa
İç-Dış İlişkisi:
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş
Örnekler:
Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledin
Nâkûs yerlerinde okuttun ezânları (Bâkî)
(Binlerce puthaneyi alıp mescide dönüştürdün. Çan yerlerinde ezanları okuttun.)
Bu beyitte parça-bütün ilişkisi bağlamında "nâkûs" parçası ile Hristiyanlık dini; "ezan" parçasıyla da İslâm dini vurgulanmak istenmiştir.
Bir câm sun Allah için bir kâse de ol mâh için
Tâ medh-i şâhenşâh için alam ele levh ü kalem
(Nef'î)
medh: övme
şâhenşâh: şahlar şahı
levh: Beyitte kâğıt anlamındadır.
Hüsn-i T'alîl (Başka Nedene Bağlayıp Güzel Bir Şekilde İfade Etme)
• Bir olayı gerçek nedeninin dışındaki bir nedene, çoğunlukla da güzel bir nedene ya güzel bir biçimde, bağlama sanatıdır. Şairler hüsn-i ta’lîl sanatını kullanırken kimi zaman olumsuz bir yapı kullanarak kimi zaman da doğrudan ifade etmeyi tercih etmişlerdir. Olumsuz yapıları bazen eklerle bazen de olumsuz anlam taşıyan kelimelerle oluşturmuşlardır. Olumsuzlama hüsn-i ta’lîl sanatında inkârı kuvvetlendirdiği için önemli bir ifade şeklidir. Doğrudan ifadede ise herhangi bir olumsuzlama yoluna gidilmeden doğrudan sanat kullanılmıştır. Necâtî Bey, hüsn-i talîllerinde geliştirdiği şairane yorumlarını doğrudan söylemeyi tercih etmiş, doğrudan ifade edilen hüsn-i ta’lîlleri daha fazla kullanmıştır. (2017:265).
Dipnot: Hüsn-i talîl türleri şunlardır: Tasavvufî Neşve, Rindâne Neşve, İctimaî Neşve.
Tasavvufî Neşve ve Hüsn-i Talîl
• Modern şiirde şair, ölüm karşısında çaresizdir ve bu çaresizlik şairi melankolik, karamsar bir ruh hâline büründürmüştür. Bu karamsar bakış, şairin ölümü bir yok oluş olarak algılamasına sebep olmuştur. Buna karşılık mutasavvıf divan şairi ise, “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz” âyeti2 muktezasınca aslında ölümü bir yok oluş değil; insanın aslına dönüşü, Allah’a kavuşması şeklinde algılamışlardır. Bu sebeple şair, yaşadığı dünyayı gurbet olarak telakki etmiş, asıl vatanının ahiret âlemi olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ (ö. 1273)’nın deyimiyle ölümü, “şeb-i arûs” yani düğün gecesi olarak gören divan şairi, bir nevi hüsn-i talil yaparak ölümünü sevgiliye kavuşma olarak görmüştür.
• Tabiata, eşyaya ve olaylara farklı bir açıdan bakan divan şairi, vücuda getirdiği eserlerinde tasavvufun da etkisiyle hadiselerin hep iyimser taraflarını görmek istemiştir. Çünkü yaratılışın mayasında bir hüsn-i talil vardır: “Allah, âlemleri Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratmıştır” yani yaratılış sırrının özünde aşk vardır. Yazar, şiir vasıtasıyla kâinata bu yönden bakmış; dile getirdiği hususları bu açıdan görmek istemiştir. Edebî literatürde “vahdet-i vücûd” adıyla anılan bu yaklaşım, divan şairinin hayat düsturu olmuş, evrene bakış açısı da bu inanç etrafında şekillenmiştir. Dolayısıyla bütün varlıklar var oluşuyla bir, mahiyetleri bakımından ise farklıdırlar.
• Divan şairi için hüsn-i talil, göze görünmeyen ama ne olduğuna kalben inanılan sebeplere bağlanmaktır. Şairin iç dünyasında duyduğu hüzün ve ızdırap, hüsn-i talil ile yerini sevinç ve haza bırakıyor, içinde yaşamış olduğu dünyaya neşe ve canlılık katıyordu. Dolayısıyla şiirde, “hüsn-i talil” yolunu seçenler, söz konusu ızdırabı hafifletmede talihli çıkmışlardır. Divan şairlerinin eşyaya ve hadiselere bakış açısı ve iç dünyasında meydana gelen çalkantıları hüsn-i talil sanatı ile nasıl bertaraf ettiklerini anlatmaktadırlar.
Cânı cânân dilemiş virmemek olmaz ey dil
Ne nizâ’ eyleyelüm ol ne senündür ne benüm
(Parlatır, 2012: 314)
Allah, kullarına bir can bahşetmiştir, yeri ve zamanı gelince onu geri teslim alacaktır. XVI. yüzyılın önde gelen divan şairlerinden Fuzûlî (ö.1556) bir beytinde gönlüne seslenerek sevgili uğrunda canını verebileceğini, zaten canını vermeden sevgiliye kavuşamayacağını bildiği için, sahibine verilmesi gerektiğini bildirir. İnsan her ne sebeple olursa olsun bir gün canını teslim edecektir fakat Fuzûlî, şairane bir şekilde, yukarıdaki beyitte hüsn-i talil yardımıyla ölümün soğuk yüzünü bize tatlı göstermeye çalışmıştır.
Aynı durum Zâtî (ö.1546)’nin aşağıdaki beytinde de görülmektedir. Bilindiği üzere şehitlik makamı, al yani kırmızı renk ile birlikte kullanılır. Şair, kana gark olmak, şehitlik ve nur kelimeleriyle anlamsal bir bağ kurarak; okuyucuyu hüsn-i talil sanatının zeminine hazırlar. Yasemin çiçeğinin lalelerle örtüşerek şehitlerin mezarına dökülmesini, sanki mezarların üzerine nurun yağması şeklinde ele alır:
Kana gark olmış şehîdân üzre gûyâ nûr iner
Lâleler üzre döküldükçe ser-â-ser yâsemîn
(Çavuşoğlu, 1987:114)
Burada divan şairinin hadiseye bakış açısı devreye girer ve onun mutasavvıf yönünü ele verir. Çünkü “nurun inmesi” motifi, ilahî bir hadisenin ürünüdür ve divan şairi mensubu olduğu geleneksel edebiyatın ürününü terennüm eder.
Sanat, insanın dikkatini aslî bir değişikliğe uğramaksızın daima duran ilahî bir âlemi algılanabilir kılmak için bu daimî değişen dünyaya bağlılıktan uzaklaştırmaya vasıta olmalıdır (Livingston, 1998: 175). Livingston’a göre, sanat eseri kendi aracılığı ile o nesnenin ilahî âlemdeki aslî şeklinin kendisine bakanlar tarafından görünmesini sağlamaya ve insanın ruhunu dünyevî düşüncelerden kurtarmaya çalışmalıdır. Söz konusu dünyevî alakalardan kurtulmanın yolu da hüsn-i talilin kullanım alanı ve onun anlam derinliklerinde gizlidir.
Dolayısıyla şair, hayata ve olaylara bu pencereden bakar; kendisi için olumsuz veya hoş görmediği bir yol teşkil eden durumu, olumlu şekilde yorumlama gayretine girer.
Fuzûlî meşhur Su Kasidesi’nin 11. beytinde şöyle demektedir:
Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâlibâ ol serv-i hoş-reftâre su
(Parlatır, 2012: 51)
Fuzûlî’nin şairlik yeteneğini, özellikle de bir dinin son peygamberine karşı beslediği sevgi ve muhabbeti yansıtan bu manzûme aynı zamanda müellifin şiir poetikasının da bir yansımasıdır. Şair, suyun akış yönünü varlık anlayışı gereği, sevgilinin (Peygamberin) mahallesi olarak belirtir. Sebebini de sevgiliye âşık olma şeklinde ifade eder. Suyun akıp yatağını bulacağını bilen şair, hakikî bir durum arz eden vakayı, hayalî bir nedene bağlayarak (Hüsn-i Ta'lîl) beytin anlam katmanlarında okuyucuyu düşünmeye sevk eder.
Yalnızlık köşesinde (gûşe-i uzlet) mutlu olan Fuzûlî, aşağıdaki beytinde insanların perişanlığını kendi âh u zârına, kendisinin perişan durumunu da onları perişan etmesine bağlayarak bir beyitte iç içe girmiş iki güzel hüsn-i talil örneği vermiştir. Bu durum aslında şairin ictimaî hayat içindeki konumunun mutasavvıf bir şaire verdiği rolün de yansımasıdır:
Perîşân ehl-i âlem âh u efgân itdüğümdendür
Perîşân oldığum halkı perîşân itdüğümdendür
(Parlatır, 2012: 242)
Aşağıdaki beyitte, şairin vermek istediği mesajı hem örneklem yoluyla anlatma hem de hüsn-i talil sanatının verdiği edebî zevk ile anlıyoruz:
Leb ü dendânının ol hüsn zekâtun diledim
Dedi kim farz değil dürr ile yâkûta zekât
(İsen vd., 1990: 104)
Hüsn-i Ta'lîl Örnekleri:
Aşağıdaki beyitde Nev’î (ö. 1599) âşıkların (erbab-ı irfan) jaleye benzetilen başının kadr ile göğe erişmesini sevgilinin güneşle olan ilgisine bağlayarak hüsn-i talil yapar:
İrişmezdi göğe kadr ile başı jâle-veş hergiz
Şu’â-ı cezb-i mihrün çekmese erbâb-ı irfânı
(Sefercioğlu, 2001:139)
Sevgilinin soyutlanması tasavvuf düşüncesinin yanında onunla bağlantılı olarak gelişen “kul” kavramı etrafında şekillenir. Divan şairleri insan güzelliğinden bahsettiklerinde aslında onun şeffaf varlığından geçip hakikî güzelliğin sahibi olan Allah’a yönelirler. Sevgilinin daima mücerret olmasının sebebi de bu durumdur (Tarlan, 1998: 38). Klâsik şairin terennüm ettiği aşkın mecazî aşktan ilahî aşka geçişini, âşığın aslında sevgilinin kulu ve onun saçlarının hayaliyle mutlu veya teslimiyetçi âşık motifinin örneğini Ahmed Paşa (ö. 1497) şu beytinde şöyle dile getirir: Sevgili ister âşığın yanında olsun ister olmasın ister neşeden ister acıdan olsun sevgili söz konusu olunca can daima yanar ve yandırılır. Şiirin perde arkasında yatan tasavvufî neşveyi şair hüsn-i talil yaparak ifade eder:
Zülfün hayâli cânumı yaksa aceb değül
Âdetdürür ki şem’ yakarlar çü şâm ola
(Tolasa, 2001: 332)
Başka bir örnek:
Bir an önce görülsün diye Akdeniz
Toroslarda ağaçlar hep çocuk kalır
Yukarıdaki örnekte Akdeniz'in bir an önce görülmesinin, ağaçların boylarının kısa olmasına bağlanmıştır.
Redde Dayalı Hüsn-i Ta’lîl
Yaygın hüsn-i ta’lîlde aşağıdaki iki örnekte de görüleceği üzere şair, estetik bir gaye ile kaldıracağı/değiştireceği hususa vurgu yapmadan, daha somut bir ifadeyle ben bunun yerine şunu koyuyorum demeden, doğrudan doğruya kendi buluşunu yerleştirmektedir. Okuyucu/dinleyici de eskiye/kaldırılmış olana değil, sanatkârın onun yerine koymuş olduğu buluşa odaklanır.
Şair Hayâlî, müşahhas bir durum olan “geceleri göklerde gezegenlerin hareket etmesi” yerine doğrudan mücerret bir kavram olan “âh ateşinin kıvılcımları”nı koymuştur.
Âteş-i âhum şerârıdır benim ey mâh-rû
Geceler göklerde yer yer seyr eden seyyâreler
(Hayâlî, G.184/3)
Nef’î, hayalî ve mücerret bir durumun klişe ifadesi olan “sevgilinin diyarını göz yaşıyla sulama”yı, “nazik bedenli gülün (sevgili) üzerine toz konmasını engelleme”ye bağlamaktadır. Buradaki şairane buluş, tozu engellemek için yere su serpme eylemine dayalıdır.
Eşkimle demâdem ederim kuyunu nemnâk
Toz konmaya tâ sen gül-i nâzik-beden üzre
(Nef’î, G.111/4)
Tecahüliarif (Bilmezden Gelme)
• Bildiği bir şeyi bilmez görünme, bilmezlikten gelme sanatıdır.
Arzu dolu, yaşamak dolu
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan
İstifham (Soru Sorma)
• Anlatımı daha etkili bir hale getirmek için cevap alma amacı gütmeden soru sorma sanatıdır.
Gerçi şarkılığına bu da şarkı
Gel gelelim nerede bu, nerde bahar
Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi "nerede, nerde" gibi sözcüklerle şair okura soru yöneltmiş.
Kinaye (Değinmece)
• Bir edebiyat terimi olarak, kinayenin kısacık ama çok hoş tariflerine yer verilmiştir lügatlerde, eski belagat kitaplarında. Söz gelimi bir sözlükte gördüğüm “Manâ-yı aslîsiyle manâ-yı murâdı muhtelif olan kelam” açıklamasını çok beğendim (Redhouse 2009: 221). Diğer bir deyişle şu demeğe geliyor; sözün esas/ gerçek anlamıyla ifade içindeki amacının başka olması. Bir belagat kitabında da “söz içinde anılan lâzım unsurla melzûmun kastedildiği edebî sanat” şeklinde tarif ediliyor (Durmuş 2002: 34). Bu cümleyi bugün anlaşılacak biçimde söylersek, söz içinde geçen bir kelimenin, gerektirdiği/ akla getirdiği/ zihne düşürdüğü mecaz/ yan anlamını kasdetmek demektir.
• Şöylece toparlayabiliriz; kinaye, meramı yani duyuş ve düşünüşü, mecaz vasıtasıyla kapalı, dokunaklı şekilde, dolaylıca ve örtülüce anlatma yoludur. Böyle bir söyleyişte, sözün hem gerçek hem de mecaz anlamı anlaşılmaya müsaittir; fakat kastedilen/ itibar edilen mecazi anlamıdır. Kaya Bilgegil Hoca, o kıymetli eserinde kinayeyi “Gerçek mânâyı düşünmeye engel olacak bir karîne bulunmak şartıyla, bir sözü gerçek mânâsına da gelebilmek üzre, onun dışında kullanmak sanatıdır.” (1980: 175) şeklinde tarif ediyor. Bu, ‘efradını câmi, ağyârını mani’ bir tanımlama çabası. Söylenmesi gereken hemen her şeyi içine alıyor. “Kinaye” diyor, Ali Nihat Tarlan, “sağ elinde göstermek istemediği bir şey bulunan bir adamın sağ kulağını sol eliyle göstermesine teşbih edilebilir.” (1981: 181) Zayıf bir izah fakat bir gerçeği ifade ediyor. Kinayede dolaylı bir anlatım var; söz sahibi, gizlediği, örttüğü anlamı değil de dolaylı yoldan anlatmaya çalıştığı manayı anlamasını istiyor muhatabından.
• Biraz daha açımlayıcı bir tanımı alıntılayalım: “Kinaye bir sözü hakiki (gerçek, temel) anlamının da kastedilmiş olması mümkün olmakla birlikte, hakiki anlamı dışında kullanmaktır. Yani kinayeli söz bir açıdan hakikat, bir açıdan mecazdır. Mecazdan farkı şudur: Mecazda -kinayenin aksine- sözün gerçek anlamı ile anlaşılmasının aklen mümkün olmadığını gösteren bir ipucu (karîne-i mânia) vardır, kinayede ise böyle bir unsur bulunmaz.” (Saraç 2007: 124) Söz gelimi, eskiler, bir kişi için “pâkdâmen” sıfatını kullandıklarında onun “namuslu”, “iffetli” olduğunu söylemek isterler. Aynı kişinin elbisesi temiz de olabilir. Sözün böyle de anlaşılmasına bir engel yok. Farklı bir görüş olarak zikretmek gerekir; “kinayenin mecaz, ne hakikat ne mecaz, kısmen hakikat kısmen mecaz olduğunu” söyleyen belagat kitapları da var (Durmuş 2002:34). Görüldüğü gibi kinayeli söz, iki ucu açık bir ifade. Bir tarafı hakikate, diğer kapısı mecaza açılıyor.
• Kinayeyi kullanma maksatları çeşitlidir. Övmek, yermek, incelik göstermek, kibar olmak, kabalığı bertaraf etmek, hafif yollu istihza etmek, şaka yapmak, eğlenmek, sitem etmek vb. amaçlarla kinayeye başvurulur. “İsminin yahut vasfının açıkça söylenilmesinden korkulan kimselerin veya varlıkların anlatılması”nda (Durmuş 2002: 35); kıskanılan, dile düşmesinden korkulan bir kişinin veya durumun örtülü bir biçimde ifade edilmesinde de kinaye işe yarar bir yoldur. Söz gelimi, ‘cin’lerin bu özel adını anmak yerine “üç harfliler” deriz çok zaman. “Haya ve edeb dışı” durumların örtülüce, nezaketlice söylenmesinde de kinayeye müracaat edilir. “Ayakyoluna çıkmak”, “küçük su dökmek”, “abdest bozmak”, “harama uçkur çözmek” vb.
• Sözün etkisini artırmak, onu bezemek dışında, yukarıda da belirttiğimiz gibi, kinayenin kullanılmasını gerekli kılan birçok sebep veya durum var. İncelikli bir söz sanatıdır kinaye. Söz gelimi, nezahete uymayan hâller bu yolla yumuşatılır. Yaşı ilerleyen birini incitmemek için, “kocadı”, “yaşlandı” demek yerine kinaye yoluyla “bastonla yürür oldu” denir. Böyle bir cümlecik, hem muhataba daha etkili ve hoş bir söz söylemek için hem de eğer tavsif edilen kişinin kulağına giderse çok da rahatsız etmeyeceği düşünülerek kullanılır. Ayrıca bu ifadeden, söz konusu edilen kişinin baston kullanıyor olduğunun anlaşmasından sakınılmaz. Kinayenin mecazdan ayrılan özelliği de buradadır, hem temel hem de yan anlama açık olması.
• Söyleyeni güç vaziyetten kurtaran bir yararı da vardır kinayeli anlatımın. Kinayede asıl maksat mecaz anlam olmakla birlikte, gerçek anlamın da anlaşılmasına bir mânia olmadığı için, söz sahibi, gerektiğinde, “müşkül mevki”den bu yolla kendini kurtarabilir. “Sizin anladığınız manayı değil şunu kasdetmiştim” demek suretiyle, sığınılacak bir mehaz bulunur kinayede.
• Birçok edebî sanat gibi, kinayenin de sözü görselleştirmek ya da ‘anlatımı somutlaştırmak’ gibi bir işlevini görmekteyiz. ‘Dua etmek’ yerine söylenen ‘elleri semaya açmak’ ifadesinde bu somutlaştırmayı görmekteyiz. Daha doyurucu bir örnek verelim. Büyük Yûnus, “Üzerinde türlü otlar bitenler” yerine “ölüler” yahut “mezarlarında yatanlar” deseydi, sözün güzelliği sönecek, etkisi azalmış olacaktı. Görenler bilir, korunaklı sandukalar içine alınmayan ya da şimdiki gibi beton kutular içine konmayan sade kabirlerin üzerinde türlü çeşitli otlar boy verir. İfadenin temel anlamıyla gerçeğin gerçeği bir resim konuyor önümüze. Kastedilen mana ise fâni insanoğlunun akıbeti, ilahi hüküm karşısındaki çaresizliği ve ölümün insan için kaçınılmaz olduğu. Her iki manasıyla da, söz müthiş bir imaj oluşturur zihnimizde.
• Konuşma dilinde sürekli dolaşımda olan deyimler, işlevsel kalıp sözlerdir. Bilindiği gibi, deyim zenginliği, Türkçenin görkemli taraflarından biri. Bir bakıma eğlenceli, alaylı, cıvıltılı, canlı, veciz ve etkili bir söyleyiş havası katarlar konuşulan dile. Deyimlerin ‘düşünce yükü’nün kinaye yoluyla hem taşınabilir hâle geldiğini hem de etkinliğini artırdığını görmekteyiz. Çünkü deyimlerin çoğu kinayeli sözlerdir: Gözü açık, ayağı yere basmıyor, benzi sararmak, eli açık, eli uzun, eteği kirli, kalın kafalı, kulağı delik, yürekli adam gibi. Elbette deyimler “âdet ve geleneklere, insan ve eşya ile tabiat ve ondaki varlıklar için geçerli olan genel durum ve konumlara göre oluşu”yor (Durmuş 2002:34). Fakat burada bir hususu hatırlatmakta yarar var. Sık ve sürekli kullanılmak suretiyle harcıâlem olan bu türden kinayeli söyleyişler, zamanla temel/ gerçek anlamı hiç akla gelmeyen, mecaz anlamı neredeyse hakiki anlamı yerine geçmiş kalıp sözler biçimine giriyor. Az yukarıda verdiğimiz örnekler böyledir. Açıkgöz, burnu büyük, alnı açık, cebi delik, kanlı bıçaklı gibi daha nice örnek zikredilebilir. Bunlar, böyle kalıplaştıkları için ‘adi kinaye’ örneği sayılıyorlar. Edebî metinlerde bilhassa şiirde kullanılan kinaye, sanatlı söyleyiş katına yükseliyor.
• Birincisi ‘gösteren lafız’, ikincisi de ‘işaret edilen mana’ anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, ilki sözde zikredilen gerekli öge, diğeri de çağrıştırılan anlam demektir. Örnekse, “Bize yürekli adamlar gerekli.” sözünde ‘yürekli adamlar’ gösteren lafızdır; işaret edilen mana ise ‘cesur insanlar’dır.
• Kinayenin sınırlarını tayin etmek, kurallarını kesinlemek zordur. Hemen bütün sanatlar bir tarafıyla böyledir. Yan yana duranlar, iç içe olanlar vardır. Kinaye bir mecaz çeşidi olduğu için, mecazi mürselle âdeta him komşusudur. Aynı duvarı kullanırlar. Mecazı mürselde sözün gerçek/ ilk/ esas manasının anlaşılmasına meydan vermeyen bir “karine-i mania” yani engelleyici ipucu bulunur. “Göze girmek” deyimi mürsel mecaz; “gözü açık” deyimi ise kinayedir. İkincisinde gözün açık olarak anlaşılmasına mâni bir sebep yoktur. Kinaye ile mecaz arasındaki diğer bir fark da “kinayede söz içinde geçen lâzımdan geçmeyen melzûma, mecazda ise melzûmdan lâzıma geçiş yapılmasıdır.” (Durmuş 2002:34) Bu, şu demektir: kinayede söylenen ifadenin içindeki bir kelimenin veya tamlamanın/ söz grubunun asıl anlamından hareketle kastedilen anlamına yani mecaz/ örtük/ yan anlamına ulaşıyoruz. Mecazda ise söz, hakiki/ esas/ birincil anlamından uzaklaştırılıp yan (mecaz) anlamında kullanılıyor.
• İstiareden farkını belirtmek için bir örnekle yetinelim. Tabut yerine “tahta bir kutu” ifadesini kullanırsak kinayeli söylemiş oluruz; “tahta at” dersek istiare yapmışızdır. Kinayenin bir ucu da çok zaman tarize varabilir.
Örnekler:
Aşağıdaki beyitte, sanat katına yükselmiş harika bir kinayeli söyleyiş mevcuttur:
Ben toprak oldum yoluna sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs gerip taş bağırlı dağlar mısın
(Yunus Emre)
‘Taş bağırlı dağlar’ ifadesi, kullanıldığı bağlamda hem gerçek hem de mecaz anlama gelebilir. Dağların yamaçları taşla doludur, yer yer kayalıklarla kaplanmıştır. Lakin burada anlaşılması murad edilen ‘merhametsizlik’tir. Zihin, bu yan/ mecaz anlama ulaşmak için taşın temel anlamından yola çıkabilir. Onun sertliği, alıcı zihni merhametsizliğe götürür. “Eğer zihin bu yolculuğu yapmıyorsa [yapamıyorsa], ifadenin sanat olma veya zevk verme özelliği kalmamış demektir.” (Coşkun 2007: 91) Şurası var ki kinayede her iki durumda da yani hem gerçek hem de mecaz anlam söz konusu olduğunda ifadenin tam bir manaya tekabül etmesi, yani yalan-yanlış, eksik-gedik olmaması gerekir.
Gönlüm gibi ey nâme gidip yârda kaldın
Baş üzre yerin var ham-i destârda kaldın
(Nailî-i Kadîm)
(Ey mektup, gönlüm gibi gidip sevgilide kaldın. Baş üzre yerin var, sarığın büklümlerinde, kıvrımlarında kaldın.)
Beyitte, mektubun sarığın kıvrımları arasında kalması gerçek anlamıdır. Onun "başının üstünde yeri olması" ise hem gerçek anlamdadır hem de saygı gördüğünü ifade eder.
Bulamadım dünyada gönle mekân
Nerede bir gül bitse etrafı diken
Yukarıdaki örnekte aklımıza gelen ilk anlam, yani gerçek anlam, her Gül'ün bir dikeninin olması olayıdır. Ancak şair burada mecaz anlamı da kastettiği için, nerede bir güzel hanımefendi olsa etrafında parazitler var, demek de istiyor.
Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk u şevk ile verir cân u seri döne döne
(Necâtî)
Bu beyitte kinâye "ayağı yer mi basar" ibaresindedir. Asılan kişinin ayağı yere basmaz ancak burada kastedilen sevgilinin saçlarına kavuşan âşıkların sevinçten ayağının yere basmayacağıdır.
Öğme şarabı zemm edip afyonu sâkiyâ
Açtırma ehl-i keyfe kutunun kapağını
(Fennî)
Zemm etmek: Eleştirmek
Ol serv Necati'nin bakmaz yüzüne zira
Şimşâd-ı bahâr etmez evrâk-ı hazandan az
Şair sevgilisinin ilgisizliğinden şikâyet etmektedir ve beyitte "yüzüne bakmazdı" sözü hem gerçek hem de mecaz anlama gelebilecek şekilde kullanılmıştır yani bu sözde kinaye vardır.
Tevriye (İki Anlamlılık)
• Tevriyeli kelimenin hangi anlamının uzak, hangisinin yakın olduğu ve bunlardan hangisinin kastedildiği hususunun ortaya konulması gerekir. Yakın anlam, kelimenin gramer kurallarına göre kazandığı anlamdır. Bu anlam ifadedeki diğer kelimelerle ve ifadenin temel anlamı tarafından desteklenir. Yakın anlam, kelimenin hem ilk akla gelen hem de temel anlamıdır. Uzak anlam ya hâlin gereğine göre ya da ifadedeki bazı kelimelerin yönlendirmesi (ihamı) ile ortaya çıkan, arızî anlamdır. Bu anlamla ifade zenginleştirilir ve süslenir.
• Bir anlatım inceliği elde etmek için birden çok anlamı olan bir sözün, yakın anlamını değil de uzak anlamını kastetme sanatıdır. Tevriyenin Çeşitleri Tevriye, bir kelimenin birden fazla anlamını, ifadenin manasına uygun düşürme sanatıdır. Tevriyede iki anlamı olan bir kelimenin farklı anlamları, ya ifadenin söylendiği ana ya muhataba ya da ifade içindeki diğer kelimelere uygun düşürülür4 ve bu tenasüp vasıtasıyla bir kelimenin diğer anlamlarına çağrışım yapılır (Kelimenin ikinci anlamı ifadeye tesadüfen de uygun düşmüş olabilir).
• Tevriyeli kelimenin çoğunlukla yakın anlamı kastedilir, uzak anlamı çağrıştırılır. Çünkü insan önce meramını veya amacını belirler, sonra onu sanatla süsler.
• Meselâ futbolcu Okan Buruk’un Beşiktaş’tan kalbi kırık veya üzüntülü ayrıldığını haber yapmak isteyen bir gazeteci, kalbi kırık yerine Okan’ın soyadı olan Buruk’u kullanarak şöyle bir cümle oluşturur:
“Okan Beşiktaş’tan buruk ayrıldı.”
Bu cümledeki buruk kelimesinde tevriye vardır. Burukla kastedilen anlam kırgındır, bu kelimeyle çağrıştırılan (uzak) anlam ise Okan’ın soyadıdır.
Hayalî için söylenen “Sözi dilde hayâli gözde kaldı.” mısraında hayâli kelimesiyle kastedilen, bu kelimenin temel anlamıdır. Ancak bu kelimeyle şairin mahlâsına da çağrışım yapılmış, böylece mısraın anlamı zenginleştirilmiştir. Hayâlî kelimesinin mahlâs olarak taşıdığı anlam, uzak anlamdır. Beyitte geçen dil kelimesinin Farsça anlamı gönül, Türkçe anlamı da lisandır. Mısrada gramer bakımından hayâli kelimesinin bir anlamı, dil kelimesinin ise her iki anlamı cümle yapısına uygun düşmektedir.
Senden bilirim Yok bana bir daire ey gönül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.
• Nahifî, aşağıdaki beyitte hevâ kelimesinin iki anlamını da beyte dâhil etme peşindedir:
Kanı selâmı kanı bir peyâmı cânânun
Sabâ senün de işün hep hevâyımış hayfâ
“Hani sevgilinin selâmı, hani ondan bir haber? Ey saba (rüzgâr), senin de bütün işin havaymış/boşmuş!” Bilindiği gibi saba, gündoğusundan esen hafif rüzgârdır. Bu lâtif rüzgârın görevi sevgiliden haber getirmektir. Âşık sevgiliden selâm ve haber alamamasını rüzgârın görevini yapmamasına bağlıyor ve rüzgâra şöyle sesleniyor: Ey rüzgâr senin de bütün işin havadan ibaretmiş. Beyitte heva kelimesinin boş, faydasız, gereksiz anlamı kullanılmakta ve kastedilmektedir, ancak beyitte geçen saba kelimesi, hava kelimesinin rüzgâr veya yel şeklindeki temel anlamını çağrıştırmaktadır. Yani beyitte yan veya mecaz anlamıyla kullanılan bir kelimenin temel anlamıyla tenasüplü bir kelime kullanılmıştır.
• Tevriye, bazen doğrudan söylenmesi uygun olmayan bir mesajı veya eleştiriyi ifade etmek için kullanılır. Siyasî ve edebî tarizlerde, dilin bu imkânından yararlanılır. Meselâ aşağıdaki mısralarda Tahir Efendi’ye nazikçe ve dolaylı olarak kelp (köpek) denilmektedir:
Bana Tâhir Efendi kelb dimiş İltifâtı bu sözde zâhirdür
Mâlikî mezhebüm benüm zîrâ İ’tikâdumca kelb tâhirdür (Nef’î)
Çok anlamlı veya eşadlı kelimelerin kastedilmeyen anlamları kimi zaman tesadüfen ifadenin anlamına uygun düşebilir. Tevriyenin tesadüfî mi yoksa tasarlanmış mı olduğuna karar vermek okuyucu için bazen mümkün olmaz. Divan şairleri tevriye yaparlarken özel adları, mahlâsları, musikî makamlarını ve ayak, mihr, hevâ, rûzgâr, dil, merdüm, renk, al, yan-, dön-, yanayaz- gibi kelimeleri sıkça kullanmışlardır.
Cinas
• Dize sonlarında yazılış ve söylemişleri aynı, anlamları farklı olan sözcükleri bir arada kullanma sanatıdır.
Her nefeste işledim ben bir günah
Bir günah için demedim bir gün ah
Tariz (İğneleme)
• Her ne kadar efendice söylense ve görünse de bir çeşit mücadele, düşmanlık sanatı gibidir tariz. Sözle intikam almak. Şehabeddin Süleyman, “Kin ve ihtirasa boğulup da açıktan açığa ifade-i meram edemeyenler kinayeye koşarlar. Mağlupların galiplere karşı isti’mal edebilecekleri [kullanabilecekleri] yegâne silah tarizdir.” derken bu amacı ortaya koyuyor. Bir sözün tersini kastederek ya da söylenenlerin aksini ima ederek kullanmadır.
Örnekler:
Bana Tahir Efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir
Mâlikî mezhebim benim zira
İtikatımca kelp tâhirdir.
(Nef’î)
Burada “tahir” iki türlü anlaşılacak bağlamda (temiz ve rakîbin adı) kullanılmak suretiyle tevcih sanatı yapılmış, fakat maksat intikam almak olduğu için, şahane bir tariz örneği de ortaya konmuştur.
• Beri yanda, insanı bıyık altından güldüren bir özelliği de var tarizin. Şu örneği bu dikkatle okuyalım:
“Yakup Kadri hastalık bahanesiyle Harb-i Umumî başlangıcında İsviçre’ye kapağı atarak akran ve emsallerinin elem verici hikâyelerini ecnebi gölleri kenarında lâkaydâne dinlemek ve Mütarekenin in’ikadı günü, bi-hikmetillâhi Teâlâ, afiyet kazanıp vatana dönüp ‘toptan ve kılıç’tan söz etmek yeni bir cilve-i hamiyet olacak!” (Cenab Şehabeddin). Demek ki üstü kapalı “sanatkârane yapılan” eleştiriler de tariz katına yükseliyor.
• Tariz, bir bakıma, sözün söylendiği hâle, makama, şahsa, zamana göre oluşuyor ve kıymet kazanıyor. Tek başlarına kullanıldıklarında tariz anlamı kaybolan bazı ifadeler, bir bağlam içine konduğunda bu anlama kavuşurlar. Söz gelimi, yaptığı iyiliklerle öğünen bir kişiye “Merd olan hiç kerem etmekle tefahür mü eder” demek, ‘namerd’ demekten daha dokunaklı olur. Aynı şekilde, elbisesiyle takıp takıştırdıklarıyla büyüklenen, caka satmak isteyen birine “Hâtırından çıkmasın dünyaya üryan geldiğin” mısrasını söylemek zarif bir tariz olur (Bilgegil 1980: 179).
• Güzel bir tariz örneği olan Huzurî’nin “Ters Öğüt Destanı”dan aldığımız bazı dörtlükler:
Her nere gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüz bin yalanı
El bir doğru söz söylerse inanma
Kime iyi desen darılır söğer
Merhamet zamanı değildir meğer
Yanında birini kesseler eğer
Bir hançer de sen vur sonra utanma
Eğer ister isen efkâr görmemek
Asla gönül yapma çekme boş emek
Babanın hayrına verme bir ekmek
Aç kalıp da kapı kapı dilenme
Hediye namıyla bir şey gönderme
Âdet edip hiç misafir kondurma
Komşun evi yanar iken söndürme
El kârıyçin bir adım da uzanma
Hakikattir sözüm eylerim tefhim
Ne kimseden öğren ne eyle tâlim
Emaneti geri eyleme teslim
Öteberi geçin sakın evlenme
(Huzurî)
• Kinayeyle benzeşen bir sanattır dedik tariz için. Lakin yukarıdan beri verdiğimiz örnekleri ve bilhassa şu az evvelki dörtlükleri göz önüne getirdiğimizde onunla birdir demek mümkün olmaz. Kinayeden farkı nedir derseniz; tarizde sözün gerçek ve mecazi anlamı söylenip mecaz manası murat edilmez, zıt anlamı kastedilir dokunaklı bir biçimde. Başka bir deyişle, tarizde sözün temel ve yan anlamının ifadede yer alması lazım değildir, sözün zıddı olan bir mananın vurgulanması gerekir. Mahiyet bakımından ayrılığı şu kısacık belirlemede bulabiliriz: “Kinayenin delâleti lâfızla, tarizin delâleti mefhumladır.” (Bilgegil 1980: 189) Biçimsel olarak da farklılıklar vardır her iki sanat arasında. Kinaye bir tek sözcükle de olabilir, fakat tariz için birden fazla kelimeye ihtiyaç vardır. Başka bir söyleyişle, kinaye için ifadedeki bir veya iki sözcüğün yan anlamından yararlanılır, tariz ise ifadenin bütününden hasıl olan anlamdan ortaya çıkar. Benzerlikleri nereden geliyor, dolaylı yahut imalı ve örtük anlatımlarından. Kapalı bir söz sanatıdır tariz de kinaye gibi. İlk ya da sözlük anlamıyla (eskiler ‘mânâ-yi lügavî’ derlerdi, ne hoş bir tabir) kinaye de bir çeşit tarizdir. Dokundurmacadır. Fakat terim olarak yani edebî bir sanat olarak birbirinden ayrılıyorlar. Kullanılma amaçlarındaki farklılıklar da az değil. Şu bilgiyi de akılda tutmak gerekir: “Tariz bir maksat sanatıdır. Tevriye, tevcih, kinaye, istiare, telmih ve teşbih gibi birçok sanat, tariz için bir vasıta olarak kullanılabilir.” (Coşkun 2007: 189) Demek ki, türlü yollarla tariz yapılabilir. Mesela, cehennem azabının şiddetinden öyle bir bahs açar ki vaiz efendi, şair de onun bu tavrını iğnelemek için şöyle diyecektir:
Bugün dûzah nişanın şöyle tahkik etti vâiz kim
Kıyas ettik ki onu şimdi gelmiştir cehennemden
(Sırri İbrahim)
Vaiz, cehennemin özelliklerini, alametlerini öyle ayrıntılarıyla anlattı ki, kendisini yenicek oradan gelmiş zannettik.
Tezat (Karşıtlık)
• Birbirine karşıt duygu, düşünce, hayal ve durumları ifade eden kavramları bir arada kullanma sanatıdır. İki düşünce duygu ve hayal arasındaki birbirine karşıt nitelikleri ve benzerlikleri bir arada söyleme sanatıdır. Tıbâk, mutâbakat, tatbîk, mütezâd gibi adlarla da bilinir. Aralarında zıtlık bulunan kelimeler, aynı cinsten yani her ikisi de isim veya fiil olabileceği gibi farklı cinslerden de olabilir. Gerçek ve mecaz anlamları arasında bile zıtlık bulunabilir.
Âyet-i hüsnünle sen vaslın haram ettin bana
Ben harâmî çeşmine kanIm helâl etmek neden.
(Ahmet Pasa)
.
Gönüller toplu kâküller perişân
Ederdik yâr ile gülüşende seyran
(Bûse-çîn, T. Fikret)
.
Mahrûm-ı bahar edip hezârı,
Ugratma hazâna kalb-i zârı!
(Tevfik Fikret)
.
• Bir cümle veya beyitte yalnızca iki kelimenin tezat anlamda olması yeterli değildir. Tezat olabilmesi için birbirine karşıt olan özelliklerinde belirtilmesi gerekir.
Çesm-i âşıkta imtizâc etmiş
Âb u âteş olup berâber dest
Bu beyitte karşıt anlamlı sözcükler "ab ve ateş"tir. Ancak tezadı oluşturan durum, bu ikisinin çesm-i âşıkta birleşmiş gibi gösterilmesidir.
.
• Tezat, üslûbu süsler, heyecanları diriltir, fikri geliştirir. Açık, parlak, münasebetli ve tabiî olmalıdır. Edebiyatımızda tezat sanatını en çok kullanan sair, Abdülhak Hamit'tir. Tezat sanatının kelime türlerine göre gruplandırılabilen başlıca bir türü vardır, o da "iham-i tezat"ıdır.
Başka Örnekler:
Ne efsûnkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
(Namık Kemâl)
(Ah, ey hürriyetin güzel yüzü! Sen ne büyücü imişsin ki esaretten kurtulduk ancak bu kez de senin aşkının esiri olduk.)
Beyitte kullanılan "hürriyet" ve "esaret" kavramları arasında tezâd (karşıtlık) vardır.
.
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabîb
Kılma derman kim helâkim zehri dermânındadır (Fuzûlî)
Düşvar: güç, zor
.
Bilmez idim bilmek ağzın sırrını düşvār imiş
Ağzını yok dediler dediklerince var imiş
(Fuzûlî)
.
Dil gitti gerçi yerine kondu hezâr gam
Biri gider biri gelir oldu belâların
(Şeyhülislâm Yahyâ)
Hezar: bin
.
Bil kadr-i dem-i vuslat-ı yârânı Riyazi
Her vuslatın ahir sonu hicran olacaktır
(Riyâzî)
Telmih (Hatırlatma)
• Asıl anlamı "bir şeye bir an göz ucuyla bakmak"tır. Telmîh; bir söz içerisinde bir kıssaya, bir efsaneye, tarihî bir olaya veya bir âyete ya da hadise, meşhur bir darb-ı mesele, bir inanışa işaret etmek anlamında bir edebî terimdir. Sözün kaynağı söylenmez. Bununla birlikte telmîh yapıldığı, hatta neye telmîhte bulunulduğu anlaşılabilir olmalıdır.
Tūtî mu'cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil
(Nef'î)
Bu beyitte "papağana ayna karşısında konuşma öğretilmesi"ne telmîh vardır.
.
Nice şîrîn olmasın kim süd yerine anası
Sükker ile beslemiş ol tûtî-i gûyâcıgı
(Bâkî)
Bu beyitte "papağana şeker yedirilerek konuşma öğretilmesi"ne telmîh vardır.
.
Gökyüzünde İsâ ile
Tûr dağında Mûsâ ile
Elindeki asâ ile
Çağırayım Mevlâ'm seni
(Yûnus Emre)
Birinci dizede "Hz. İsa'nın göğe çıktığı inancı"na, ikinci dizede "Hz. Musa'nın Tür-ı Sînă Dağı'nda Tanrı ile konuşması" olayına ve üçüncü dizede de yine "Hz. Musa'nın yere atınca yılan olan asasıyla gösterdiği mucizelere" telmîh vardır.
.
Verseydi ah-ı Mecnün feryadımın sadâsın
Kuş mu karar ederdi başındaki yuvada
(Fuzûlî)
Bu beyitte, Leyla ve Mecnûn hikâyesinde, Mecnûn'un çöllerde Leyla'nın aşkıyla kendinden geçip hareket-siz kaldığı günlerde "kuşların başına yuva yapmaları" olayına telmîh vardır.
İltifât
• Söz arasında o anda doğan bir duygunun etkisiyle -konu dışına çıkmadan sözü hitap edilen kişiden bir başkasına yöneltmektir.
• Eğer hitap edilen bir kimse yoksa, canlı cansız ya da hayali bir varlığa sözü yöneltmek de iltifattır.
• Bu ifade biçiminin en etkili olanı heyecan hålinde söylenenidir.
İltifatın rücû ve tekrîrde olduğu gibi zihni uyarma, dikkati çekme gibi işlevleri vardır.
Örnek:
Merhabâ ey hazret-i sâhib-kırân-ı Mesnevî
Nâzım-ı manzumemi silk-i leâl-i Mesnevî
Mesnevi ammâ ki her beyti cihân-ı ma'rifet
Zerresiyle âfitâbının berâber pertevî (Nef'i)
Terdîd
• Sözü, karşısındakini merakta bırakarak ve ilerisinin ne olacağını sezdirmeden sürdürdükten sonra, beklenmedik çarpıcı bir sonuçla belirtmektir.
Örnek:
Dilber olurdun kulaklar görmedik göz duymadık
Sürme çeksem gûşuna mengûş taksam çeşmine
(Sürûrî)
gûş: kulak
mengûş: küpe
çeşm: goz
Rücu'
• Sözün etkisini artırmak amacıyla önce söylenen söz-den bir nükteye dayalı olarak geri dönme, vazgeçmiş görünme sanatıdır.
• Şair, ilk söylediği sözden döndüğünü "yok yok, yok öyle değil, galat ettim" gibi sözlerle belirtir.
Örnek:
Zaman gelir ki cihan içre ins ü cân kalmaz
Degil degil yalınız ins ü cân cihan kalmaz
(Yenişehirli Avni)
Örnek:
Pek dar yeridir sırr-i dehen sohbet-i aşkın
Yok yok bütün esrâra işâret var içinde
(Şeyh Gâlib)
Tefrîk
• İki şey arasındaki ayrımları belirtmektir.
Örnek:
Ruhunla mihr-i âlem-tába kimdir söyleyen birdir
O ecsâma senin ruhsârın ervâha müessirdir
İstidrâk
Bir kişiyi över gibi görünüp yermek ve yerer gibi görünüp övmektir. Buna göre istidrâk ikiye ayrılır:
I. Yererek övme (Te'kidü'l-medh bima yüşbihü'z-zemm): Bir kişiyi yerer gibi görünüp tam tersine onu övmektir.
II. Överek yerme (Te'kidü'z-zemm bimâ yüşbihü'l-medh): Bir kişiyi över gibi görünüp tam tersine onu yermektir.
Örnek:
Bi-riyâ merd-i Hudasın bilürüz ey sofi
Garazun rahmet-i Hakdur o kadar rahmet bul
(Bâkî)
Bu beyitte önce "Allah'ın adamısın" diye övgü görülürken sonrasında "Allah canını alsın" diyerek yergide bulunulmuştur.
Dehrde anlamayup bilmedügi ola meger
Tama u bugz u nifak u hased ü gadr u sitem
(Nâbî)
Bu beyitte önce "her şeyi bilir" denilerek olumlu bir tablo ortaya konulurken sonrasında "işi gücü fitne fesat" denilerek imalı bir şekilde yerilmiştir.
Leffüneşir (Toplayıp Dağıtma)
• En az iki durumdan söz ettikten sonra, bu durumların ait olan özellikleri sıralamadır.
Örnekler:
Biz denizde kaptan, ovada çiftçi, şehirde esnaf olan
Biz gemi yürüten, tarla süren, alışveriş yapan
Aks-i rûyun suya salmış sâye zülfün toprağa
Anber etmiş toprağın ismin suyun adın gül-ab
(Fuzûlî)
Bu beyitte "aks-i ruy/ gül-ab" ve "zülfün/ anber" sözcükleri ile müşevveş (gayr-i müretteb) leff ü neşr yapılmıştır.
Ey dîde bakıp rûyuna hattında eğleş din
Gül ister iken keşmekeş-i harda kaldın
(Nailî-i Kadim)
Bu beyitte "rûy/ gül" ve "hat/keşmekeş-i har" sözleri ile müretteb leff ü neşr yapılmıştır.
İrsalimesel (Özlü Sözle Anlatma)
• Anlatımı etkili kılmak için atasözü veya özdeyiş kullanma sanatıdır.
Çağır Karac'oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Tarsî'
Şiirde, dizelerdeki sözcükleri, sayı, ölçü ve uyak ba-kımdan birbirine denk getirmektir. Buna tevâzün de-nir. Bu şekilde yazılmış şiirler murassa' adıyla alınır.
Örnek:
Yârdan cevr ü cefå lutf u kerem gibi gelir
Gayrdan mihr ü vefâ derd ü elem gibi gelir (Bakî)
Örnek:
Cem' oldu bezm-i sohbete yârân birer birer
Câm aldı dest-i işrete rindân birer birer (Nâbî)
İktibâs
• Asıl anlamı "ateş yakmak için kor almak"tır.
• Manzum veya mensur bir metinde bir ayetin ya da hadisin tamamını ya da bir kısmını alıntı yoluyla kullanmaktır.
• Hadislerden yapılan iktibaslara tenvir de denir.
Örnek:
Sa'y edip isyâna destimde o kaldı akıbet
Zahir oldu "leyse ü'l-insânî illâ mâsea" (İzzet Molla)
Beyitteki Arapça söz, Sure-i ve'n-necmi'de geçen "İnsan için çalışmaktan başka bir şey olmadı." anlamında bir ayettir.
Örnek:
Hâk-i pâyin olduğum gördü dedi kâfir rakib
Taş ile bağrın döğüp "yâ leytenî küntü türâb"
Beyitteki Arapça söz, Nebe Suresi, 40. ayetinden alınmıştır. Şeytan, topraktan yaratılan insanın büyük nimetlere kavuştuğunu görerek ahirette "Keşke ben de toprak olaydım!" diyor.
Tazmîn
Bir şairin başka bir şaire ait şiirden bir mısrayı, bir ya da iki beyti kendi şiirine almasıdır.
İştikâk
Aynı kökten türemiş iki veya daha fazla sözcüğün aynı söz içinde kullanılmasıdır. Örneğin, bir metin-de "ilm" kökünden türemiş "âlim, ma'lûm, ta'lîm" gibi aynı kökten türeyen sözcüklerin kullanılmasıdır.
Muallim Nacî, yazılış ve söyleyişteki benzerlik ne-deniyle aynı kökten türemedikleri hâlde bu izlenimi veren sözcüklerin bir ifadede toplanmasına şibh-i iştikâk (iştikâk benzeri) adını vermiştir.
Örnek:
Sudan topraktan olmaz böyle terkib
Meğer sen akl u candasın mürekkeb (Ahmedi)
Terkib ve mürekkeb sözcükleri aynı kökten türemiştir.
Kalb
Bir sözcüğün harflerinin yerini değiştirerek farklı bir sözcük elde edilmesi şeklinde yapılan edebî sanattır. Kalb sanatında sözcükteki harflerin tamamı kullanılmalıdır.
Örnek:
Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm olupdur nitekim Mûsa'ya ey şeh sihr-i mâr (Lami'î)
Beyitteki "mûr-Rûm" ve "râm-mâr" sözcükleri ile kalb yapılmıştır.
İdmâc
Bir şeyi diğer bir şeyin içine sıkıştırmak, belli bir amacı dile getiren söze bir başka anlam daha ilave etmektir. Bir kişiyi överken bir kez daha övmek, yererken bir kez daha yermektir.